bdrk
Yazdıklarınızı dikkatle okudum. Sizin yaklaşımınız daha çok makro düzeyde; demografi, siyasi denge, AB süreci gibi başlıklar üzerinden gidiyor. Benim baktığım yer ise daha bireysel ve hukuki bir zemin.
Verdiğiniz örnekler Balkan ülkeleri ve özellikle Kosova meselesi zaten başlı başına problemli. Kosova ile Sırbistan arasında hâlâ sınır ve egemenlik tartışmaları var, birçok ülke Kosova’yı tanımıyor. Yani o dosya zaten istisnai ve hassas bir konu. Benim vurgulamak istediğim şu: Eğer bir devlet seçme ve seçilme hakkıyla ilgili bir risk görüyorsa bunu yasayla düzenler. Nasıl vatandaşlık verme egemenlik hakkıysa, seçme-seçilme şartlarını belirlemek de aynı şekilde ülkenin iç işidir. Kimse buna dışarıdan müdahale edemez.
Londra’da, ABD’de hatta New York’ta Müslüman yöneticiler var diye o ülkeler çökmedi. Demek ki mesele kimlikten ziyade sistemin sağlamlığı. Eğer sistem güçlü ve kurallar netse korkulacak bir durum olmaz. Hadi diyelim 100 bin kişi vatandaşlığa başvurdu; bunun tamamı organize bir siyasi güç olup ülkenin kaderini değiştirecek demek bana gerçekçi gelmiyor. Seçmen olmak başka, ülkenin siyasi yapısını ele geçirmek başka.
Türkiye 2018’de ev alana, üç yıl satmama şartıyla vatandaşlık vermeye başladı. 8–9 yıl geçti. Ülkenin siyasi dengesi mi değişti? Sistem mi çöktü? Böyle bir tablo oluşmadı. Çünkü mesele sayıdan ziyade sistemin işleyişi.
Emeklilik konusunda da yanlış bir algı var. Dünyada hiçbir sistem “hiç çalışmamış birine doğrudan emekli maaşı” bağlamaz. Türkiye’de çalışıp prim doldurmuş bir kişi emekli olur, başka bir ülkeye giderse oradan durduk yere maaş alamaz. O ülkede de çalışır, prim öder, yıllarını verir, şartları sağlarsa hak kazanır. Yaşlılık aylığı ile sigortalı çalışıp emeklilik hakkı kazanmak ayrı şeylerdir. Çalışan devlet sistemi buna zaten izin vermez. Almanya örneği ortada; sosyal yardımlarda Türkiye’deki mal varlıklarını bile sorguladı ve sistemi sıkılaştırdı.
Ben hep işleyen sistemleri örnek veriyorum. Siz ise daha çok “ileride böyle olabilir” ihtimali üzerinden gidiyorsunuz. Devletler ihtimallerle değil, mevzuatla yönetilir. Eğer Makedonya seçme ve seçilme konusunda risk görüyorsa yasayı değiştirir. Meclis bunu düzenler. Buna kim engel olabilir?
Kıbrıs Cumhuriyeti örneğini özellikle veriyorum çünkü çok net bir model. Rum yönetimi açık açık yazmış: Vatandaşlık istiyorsan benim tanıdığım kapıdan gireceksin, güneyde yaşayacaksın, evin olacak, işin olacak, 5 yıl ikamet edeceksin, belgelerini tamamlayacaksın. Hatta kuzeye geçmemen gerektiği bile yazıyor. Beğenirsin beğenmezsin ama kural koymuş ve uyguluyor. Benim söylediğim tam olarak bu: Yasa ne diyorsa o. Kurallar netse kimse suistimal edemez. Delik varsa herkes kullanır, mesele bu.
Romanya ve Bulgaristan konusunda da AB’nin bu ülkelere tam güvenmediği için özel denetim mekanizması uyguladığı biliniyor. 2005–2006 döneminde ciddi yolsuzluk, rüşvet ve hatta para karşılığı vatandaşlık iddiaları konuşuluyordu. Ama zamanla sistem toparlandı. Yani mesele vatandaşlık vermek değil, sistemi düzgün işletmek.
Ben meseleyi hiçbir zaman politik güç elde etmek ya da demografik etki yaratmak olarak görmedim. Aidiyet, aile geçmişi ve çocuklara bir imkân bırakma düşüncesiyle bakıyorum. Vatandaşlık verilse de verilmezse de hayatım dramatik şekilde değişmeyecek. Ama binlerce Türk vatandaşının başvurusunu otomatik bir tehdit gibi görmek yerine, doğru çerçeveyle ülke lehine bir güven mesajına dönüştürmek de mümkün. Eğer çekince varsa, oturulur konuşulur, şart konur, orta yol bulunur.
Benim net ve kesin bakış açım şu: Ben yasaya bakarım. Kural neyse ona uyarım. Devlet de yasayla yönetilir. Geri kalanı yorumdur